Monday, December 31, 2007

Ben bu blog olayına daha önce defalarca karar aldığım halde bir türlü başlayamadığım günlük tutma hadisesine katkı sağlar belki diye düşünerek girdim. Aslında bir günlüğüm var ama en son ne zaman yazdığımı hatırlamak için mutlaka açıp bakmam lazım. Hani bazı şeyler içten gelir derler ya, gerçekten de öyle. Ben kendimi bildim bileli, başta ailem olmak üzere çevremdeki herkes mutlaka günlük tutmam gerektiğini, böylelikle hem hayattan aldığım dersleri unutmayacağımı hem de anılarımın her zaman canlı kalacağını öğütlediler bana. Maalesef herhangi bir zamanda başladığım herhangi bir günlüğe 3-5 konudan fazla giriş yapamadım. Bu konudaki en ciddi girişimim ise, kahramanın başından geçenleri günlüğü aracılığı ile aktarmasından olacak Amin Maaoluf'un 100. ad kitabını okuduktan sonra oldu. Hayatımın kitaptaki karakter kadar heyecanlı olmadığı anlamamla ise sona erdi.

Neden ailemin günlük tutma öğüdünü dinlemediğim halde "oğlum spor hayatının parçası olsun" öğüdünü ise obsesif derecede tuttuğumu hala düşünüyorum mesela. Neyse efendim, zaten kırk yılın başı yazıyorsun bir de lütfen konuyu dağıtma diyenlere hak veriyor ve sanırım neden daha sık yazmadığımı soranlara da bir nebze açıklama getirmiş olduğuma inanıyorum. Buı soruyu soranların sayısı da benim günlük defterlerimdeki sayfa sayısından fazla değil bu arada :)

Kardeşim el işlerine ne kadar yatkınsa ben de bir o kadar uzağım bu konulara. Evde ne bozulsa Ufuk ilgilenir mutlaka. Daha küçükken bile yepyeni oyuncaklarımızı hiç tereddüt etmeden (daha sonra birleştirmek üzere) tek hamlede darmadağın ederdi benim şaşkın ve umutsuz bakışlarım arasında. Eğer azcık hiperaktif olmasaydı, harika bir elektronik veya makina mühendisi olacağından şüphem yoktu hiç. Sanırım el işlerine olan bu yatkınlığı da anneme çekmiş. Annem senelerdir sürdürdüğü porselen boyama seanslarını arkadaşları ile açtığı ortak sergi sonrasında biraz askıya alarak ahşap boyama işine el attı son bir kaç senedir ve yılbaşı için harika bir ağaç yaptı boyanan bu ahşaplardan.

Hayranlıkla izliyorum kendisini, bir insan elini attığı her işi bu kadar mı güzel yapar. Oldukça erken evlenip üniversite bile okumaya fırsat bulamadan bizi doğurmasına üzülmüşümdür hep. Gerçekten hayat garip, süprizlerle dolu. Kim bilir nerelerde olacaktı eğer tamamlamış olsaydı eğitimini. Kardeşim ben ve babamla beraber evde 3 erkeğiz. Tabi anneme çektirdiklerimizi anlatmama gerek yok sanırım. Erkek çocuğuna toplumumuzca yüklenen bu güçlü ve sert olma misyonundan mıdır nedir, kendisine duyduğum sevgiyi asla gösteremiyorum anneme. Arada bir dallamalıklar yapsam da seni çok seviyorum anne. Sadece söylemek istedim.

Geçen ay içerisinde 15 gün kadar Kayseri'ye gittim. Orada kaldığım süre boyunca geçen 2 haftasonundan birinde çalıştım diğerinde ise eve döndüm. Sanırım Kasım sonuna denk gelen bir pazartesi sabahı saat 7 de yola koyulduğumda karşıma çıkan manzara harikaydı. Hayır aşağıda gödüğünüz şey kar değil.... Kırağı ya da kırç mı demeliydim. İkisinden biri işte, ama her taraf sanki kar yağmış gibi bembeyazdı. "İşte huzur bu" dedirtti bana


Efendim konudan konuya zıpladık ama en önemli mevzuyu sona bıraktık. Bir erkek sevgilisinin çantasında mağazalarda çalınmaya karşı önlem olarak konan küçük beyaz mıknatıslı alarmlardan görürse ne yapmalıdır. Sevgilinin "allah allah bunu da üstünde nasıl unutmuşlar hayret" açıklaması inandırıcı mıdır? :) Korkmalı mı?


Yaw neden fontu bozuldu bu aptal yazının ??????????

Wednesday, December 26, 2007

Delirmek üzereyim. İşin içinden çıkabilen varsa lütfen bi haber etsin :)


Pearls Before Swine

Sunday, November 18, 2007

Kasım ayı geldi de geçiyor bile, peki neden hala bu aptal kara sinekler uçuşuyor havada. Tamam sersemlemiş olmaları ezilmelerini kolaylaştırıyor. Ama zaten zaman baskısı altında çalışmak durumunda bırakılan ben, neden bir de görevlerim arasına sinek avcılığını eklemek durumunda kalayım ki?

Geçen sene de gelmiştim kayseriye. Nasıl ki uzun süre görmediğiniz bir çocuk son gördüğünüzden bu yana uzamış oluyorsa, daha doğrusu siz bunu gözle görülür bir şekilde fark edebiliyorsanız, ben de bu şehirdeki büyümüyi aynen böyle fark ediyorum sanırım. Ankara yolu istikametinde hızlı gelişiyor şehir sanayii analadığım kadarıyla.

Ben en büyük i. yi bizim İ. Melih zannederdim. Bu şehrin belediye başkanı sanırım bizimkinden de büyük bir "İ". Ankara yolu ve şehrin merkezi konumundaki Sivas caddesi gerçekten inanılmaz derecede geniş caddeler. Abartmayayım ama en az 4-5 şeritli caddeler(miş) bunlar. 1950 lerde belediye başkanlığı yapan Osman Kavuncu bu kadar geniş yapınca bu yolları dalga geçmiş eşraf haliyle. Adam ileri görüşlüymüş ama maalesef günümüzde bu da yetmiyor sanırım bir şehri güzelleştirmek için. Şimdiki belediye başkanı bu geniş güzelim Sivas caddesine, şehrin "kesinlikle" olmayan trafik sorununu çözmek için milyon dolarlar gömüp gereksiz bir tramvay projesine imza atmış. Geçen sene geldiğimde caddenin durumu içler acısıydı. şimdi biraz daha iyi ama şehirde olmayan trafik sorunu bu tramvay çalışmaları nedeniyle ciddi problem haline gelmiş durumda. Hayır bu çalışmalar bitince de azalmayacak inanın bana (Bence kolay kolay bitmez zaten. Raylar şimdiden pas içinde) Koca cadde düşmüş 2 şeride. Caddenin ortasında tamamen gereksiz 2 tane devasa alt geçit (bu kadar büyüğü ankarada bile yok). Altınddan tek tük araba geçiyor. Tüm trafik yukarıda maalesef. Nedir bu demokrasiden çektiğimiz diyecek duruma getirdiler ya bizi. Helal olsun valla.....

Şehrin vazgeçilmezi elmacıoğluna gittim yine iskender yemeye. Yine Kayseri Parkı gezdim. Yine bol bol vakit geçirdim otelin spor salonunda....

Monday, November 12, 2007

Thursday, November 01, 2007


Dönmeden önce en son Nallıhan'daydım. Beypazarına 60 km mesafede küçük ve şirin mi şirin bir ilçe. Ekim başı gibi gittim oraya. İlk gün yapmam gerekenleri bitirdikten sonra saat 8 gibi dışarı çıktım. Kapının önünde bir amca atladı üstüme, sarıldı boynuma kendinden beklenmeyecek bir güçle. Yaşı 70-75 civarı olsa gerek. 15 dakika konuştu hiç durmadan, sözcükler birbirlerini bekleyemeden dökülüyordu ağzından... o kadar hızlı konuşuyordu ki dediklerinin yarısını anlayamıyor, mimiklerinden ve jestlerinden çıkarabildiğim kadarıyla anlamış gibi tepki veriyordum. Konuşurken mütemadiyen elleriyle göğsümü, omuzumu kolarımı dürtüyordu. O kadar güçlüydü ki sallanmadan ayakta durmakta zorlanıyordum. Sonradan müdür geldi tanıştırdı bizi....
Mustafa amcaya "Yorgancı" da denirmiş çoğu zaman. Şubenin en eski müşterisi olduğu gibi, ilçenin de en eski esnaflarından. Lakabının yaptığı işle alakası yok. Hikayesi ise işte burada:
1950 lerde Mudurnunun köylerinden birinde, bir düğünde konuklardan bir tanesi içkiyi fazla kaçırıp da tatsızlık çıkarmaya başlayınca duramamış bizim Mustafa amca kavgaya tutuşmuşlar adamla. Sonu da hayırlı olmamış bu kavganın, daha 20 sine bile basmamış olan Mustafa amca çekmiş vurmuş adamı. Adama mezara, kendi hapise. 10 yıl kalmış içeride, yorgancılık öğrenmiş, büyük usta olmuş. Dört bir yandan özellikle onun yorganlarını almaya gelirlermiş. O gün bu gündür "yorgancı" kalmış adı. "Çıktıktan sonra evime dönemezdim, bakamazdım bizimkilerin suratına" dedi Mustafa amca bir konuşmamızda. Nallıhana gelmiş yerleşmiş. O zaman nallıhanda ticaret yok. Halk tarımla uğraşıyor. Çıkmış gelmiş bizim müdürün karşısına, anlatmış başından geçenleri. Müdür inanmış, kol kanat germiş destek olmuş. Çalışkan adammış zaten, gece gündüz durmadan ter akıtmış alınından. Seneler geçmiş, sıfırdan Nallıhan'ın en varlıklılarından biri olmuş Mustafa amca ilçenin. Kazandığını yatırıma harcamış, kenara bir kaç kuruş koymadan işine yatırım yapmış hep. Bizim bankanın kendisine destek olmasını de unutmamış varsa yoksa xx bankası. Ağzından düşürmüyor bir saniye bile eski müdürleri....
Tüm ilçenin saygısı sonsuz Mustafa amcaya. Ben de 1 aylık kısa ziyaretimde bol bol konuşma fırsatı buldum kendisiyle. Yemek yedik, kahve içtik, dolaştık kimi zaman. Ama bu esnada hiç vazgeçmedi Mustafa amca beni elleriyle dürtüklemeyi. Yanına giderken güreşmeye gider gibi hazırlanıyordum. İnsan büyük şehirde unutuyor sevgiyi saygıyı maalesef. Yani orda da sevgili ve saygılı olduğun insanlar var ama bu başka, çok başka. Sayesinde hatırladım bu duyguları....
İşimizin tabiatı gereği iş ortamında maalesef pek de çok sevildiğimiz söylenemez. Ama 4 senedir ilk defa bir yerden ayrılırken birilerinin gerçekten üzüldüğünü hissettim. Veda etmeye gittim Mustafa amcaya, dükkana girdim. "Mustafa amca ben gidiyorum, işim bitti" dedim. Atladı sarıldı boynuma, örneği olmayan bir şekilde eğildim elini öptüm. "Bu banka senin mustafa amca sayende buralara geldik" dedim. Ben de ona sarıldım. Gözleri dolmuş yorgancının. Benimkiler gibi. İlk defa ağladım bir yerden ayrılırken...
"Yine gel, mutlak gel, bende kal" dedi. Söz verdim. Yola koyuldum, verilmiş ve unutulmuş sözler aklımda...

Friday, October 26, 2007


Dün Ay Dolunaydı. Büyük şehirde yaşadığımızdan olsa gerek unutmuşum ayın ne kadar aydınlatabildiğini geceyi. Abartılı olacak belki ama alacakaranlık vardı nerdeyse...
Değişik bir huzur içimde, maraton bitti dönüyorum...
Ama ne kadar süre için?
Yarın bir gün bir telefon gelmeyeceğinin garantisinin olmadığını bilerek,
yarı ürkek yarı mütereddit yarı tedirgin
olsun yine de "Ay" la beraber yolculuk etmek güzeldi...
resim http://www.solstation.com/ adresinden alınmıştır

Wednesday, September 26, 2007

Efendim bu sobeleme ve sobelenme işinden pek hoşlanmasam da, sağ olsun önce butejoy sonra da melo ve horatio sobelemiş beni. Maalesef bu aralar fazla yoğunca çalıştığım için şimdilik melonun ebelemesi kolay olan sobesine icabet edeceğim. So much to write, so little time.

187. Sayfa
"İçer, içer kahraolasıca" dedi.

hehehe çok kısa oldu biliyorum ama ilk cümle buydu, sahtekarlık yapamam.

Saturday, September 22, 2007

Haftasonu, aylardan en sevdiklerimden biri olan Eylül. Suluovadyım. Dışarısı çok güzel; ne sıcak ne soğuk, ılık değil ama biraz serin. İlçenin pazarı bugun, her taraf tezgah. Şubede çalışıyorum. Şubenin önüne işportacı tezgah kurmuş, bağırıyor: "gel ayakkabıya gel, geeeelll, istanbuldan bunlar 10 liraaaa gelllll gellll. Beynimin içine bağıryor sanki. Sanki biri para vermiş de özellikle kurmuş buraya tezgahı. İçerisi haftaiçinin aksine hadavar. Etrafta sinekler uçuşuyor, 3 tanesini öldürdüm sabah 10 dan beri. Daha hala uçuşuyorlar, sanki sineklerin asla bitmeyeceği bir bilgisayar oyunundaymışım da level atlıyormuşum gibi. X geldi demin, "bir şeye ihtiyacınız var mı?" dedi ve gitti. Dinlenmeye ihtiyacım var diyesim geldi tuttum kendimi. Önümde GDR, yarın akşama kadar bitirmek istiyorum....Bugun de çok çalışamıyorum zaten

Monday, September 10, 2007

Sağ olsun herbert efendi duyurmuş başarımızı kendi sayfasında. Evet 1 senelik yoğun bir çalışma programı sonunda ODTU Sualtı Hokey Takımı olarak şampiyon olmayı başardık. Ben 5 seneden fazla bir zamandır bu sporla ilgileniyorum. Serbest Dalış antrenmanına kaptanımız Özgür elinde sopalar ve bir adet puckla geldi bir gün. Sanırım 2002 senesinde net hatırlamıyorum. "Arkadaşlar 1 hafta sonra Konyada turnuva var gidelim mi ne dersiniz" dedi. Biz manyaklar ordusu atladık hemen bu öneriye. O gün bugündür, yoğun çalışma temposuna, senenin yarısı anadolu yollarında olmama aldırış etmeden, elimden geldiğince yaptım bu sporu. Haftanın en az 3 gününü havuzda geçiriyorum, fırsat bulursam da koşu falan yapıyorum. Ama yine de yaptığım işle bu sporu yürütmek çok zor oluyor. Bir de özel hayat arkadaşlar vesaire girince iyice zorlaşıyor herşey. Ama yine de bırakmadım bu sporu hiç, böyle meydan okyorum belki de hayata...


4 günde 6 maç yaptık, hepsini de kazandık. Kolay geçmesi beklenen maçlar zor, zor olması beklenenler kolay geçti. Su çok ama çok soğuktu, hakemler hastalandığı için son gün maç yönetecek insan bulamadı federasyon. Aslında takımda 17 kişiyiz, ancak artık aramızda sadece öğenci olan kalmadı. Kimimiz çalışıyor kimimiz okuyor ama okuyanlar da aynı zamanda çalıştıkları için çok zor oldu turnuvaya gidecek yeter sayısına ulaşmak. Mesela final maçı niteliğindeki Telekom maçına katılabilmek için Hüseyin (solda kızarkadaşı Şahikaya sarılan) cuma akşamı otobüsle balıkesire gelip cumartesi akşamı otobüsle geri ankaraya döndü. Levent abi (kel olan) tatilini yarıda kesip cumartesi sabah geldi (eminin eşi onu öldürecek). Kendimi hiç anlatmyorum, kat ettiğim mesefeyi duysanız "bu herif kafayı yemiş artık okumayalım" dersiniz. Bu arada ben sağ alt köşede futbolcular gibi çömelmiş poz vermekteyim.

İlk gece polisevinde yer bulduk. Fiyatları da uygun görünce daha ilk günden bi moral yemeği düzenleyelim dedik, eee yemek de rakısız olmaz tabiii. Çok içmedik ama (yerseniz)

Maç aralarında da Balıkesiri gezdik. Balıkesir küçük fakat düzenli, yeşil, modern ve şirin bir şehir. 6 Eylül Balıkesirin kurtuluş törenlerini izledik. Gösteri yürüyüşünde iş makinaları çöp arabaları falan geçti gül gül öldük. Höşmelim yedik bol bol. ODTU de makina doktorası yapan arkadaşımız Koray boş mideye 1 kilo tatlıyı tek başına midye indirince turnuvanın en önemli maçından önce ishal oldu. Demek ki neymiş 1 kilo höşmelim yenmezmiş bir oturuşta...

Efendim sonra bu 4 gün içerisinde öğrendiğimiz bir başka önemli bilgi de cliolar 7 tane azmanı aynı anda taşıyabiliyormu. Koskoca takımda 2 tane araba olduğu için 7 şer kişi bindik arabalara, maçlarda olması beklenen vucut deformasyonları arabada oluştu. Son gün yarışmaya katılan 200 civarı sporcunun 10 tanesinden kura ile doping kontrolu yapıldı. Şansa bak bu 10 kişiden biri de bendim. Verdiler elime bir kap "hadi bunu doldur bakalım". Diğer Ankara takımı Kurt Y.İ. den İnanç, gözümüzün önünde 1 şişe su 1 kutu ice tea ve 2 kutu bira içmesine rağmen tam 2 saat bekledi doldurabilecek kıvama gelmek için. Demek ki neymiş biri omuzunuzun üstünden işeyip işemediğiniz görmek için baktığında, o iş çok zor oluyormuş

Kupamızı alır almaz hep beraber havuza atladık eşofmanlarla, yüzdük güldük boğuştuk. Ve döndük yine kürkçü dükkanımıza....

Kupa resimleri elimde olmadığı için koyamadım belki sonra koyarım bir ara...

Wednesday, September 05, 2007

Sonunda büyük gün geldi, bu akşam balıkesire doğru yola çıkıyorum. Nedenini açıklayınca hemen gülüp bu herif kesin deli diyeceğinizi biliyorum ama, 6-9 Eylül tarihlerinde Balıkesirde düzenlenecek olan Sualtı Hokeyi Türkiye Şampiyonasında biz de yerimizi alıyoruz ODTU olarak. İçinizden "Yahu dodo yeme bizi, okeye 4. aramak için sualtına inmeye ne gerek var" diye düşünme olasılığınız olduğunu bildiğim için aşağıda bu sporun neye benzediğini görmeniz amacıyla bu sene Bari'de yapılan dünya şampiyonasında Türkiye ile Slovenya arasında yapılan maçın 2. yarısını koydum. Milli takım kampının 1 aydan uzun sürdüğü göz önünde bulundurulursa sanırım iş hayatında deliler gibi çalışmata olan benim neden Bari'ye gidemediğimi anlatmaya çalışmam yersiz olur.

Ama Balıkesiri kaçıramazdım. Geçen cuma izin almak için aradım bizim patronu, "efendim kem küm, haftaya kem küm, bi sualtı hokeyi turnuvası var da, kem kümmmmm, işte efendim mümkünse 2008 iznime mahsuben bir 2 gün izin istiycektim". Tepki beklediğimden olumlu oldu. "Suyun üstünü bitirdiniz de altına mı geldi şimdi sıra. Uygundur, bence sorun yok". Derin bir ohhh çeken ben hemen giriştim ulaşım imkanlarını sorgulamaya. Bu süreç ayrı bir post konusu olur o yüzden fazla ayrıntıya girmiyorum.

Bekle bizi Balıkesir

Friday, August 31, 2007

HAFTANIN SONU (Pinhani)



cuma günleri valiz hazırlamak gibi

cuma günleri seninle ilkbahar gibi
ellerini alıp dokunmamak gibi
gözlerini görüp de bakmamak gibi
hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi

asla cumartesi gece sabahla bitmedi
ben seninim, gece benim sabah benim
sen beni hiç düsünme, ben hep böyleyim
haftanın sonu bi nakarat gibi

haftanın sonu, hep aynı sözleri
pazar günleri pazartesi alır beni

pazar günleri elimdeki balık gibi
gözlerini görürken aglamak gibi
kiymetini giderken anlamak gibi
haftanın sonu bi nakarat gibi

haftanın sonu, hep aynı sözleri
haftanın sonu bi nakarat gibi
haftanın sonu , hep ayni günleri

Uzun zamandır "hah işte bu şarkı benim şarkım" dediğim bir şarkı çıkmamıştı karşıma

Tuesday, August 28, 2007

Volver*



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak mı uzak bir diyarda güzel mi güzel bir kız yaşarmış....

Evet efendim yedik “masal” gibi iznimizi bir çırpıda, oturduk yeniden klavyemizin başına. Bazen kafamda çakan küçük şimşekler çok eski kıyada köşede kalmış anıları canlandırıyor nedense ve nasıl oluyorsa? Mesela 3-5 yaşındayken oynadığım oyuncaklarım geliyor gözümün önüne, ya da izlediğim çizgi filmlerdeki kahramanlar canlanıyor bir anda (aman tanrım yoksa deliriyor muyum :) Neyse ne, kim bilir. Bugün de bilgisayarı açınca teyzemin (ki annemin teyzesi olur aslında kendisi, ancak annemin anneannesi, yani anneannemin annesi erken yaşta öldüğü için en küçük kızını ablasına emanet etmiş. Yaşı da çok fazla olmadığı için oldukça geniş bir kuzen grubu teyze der kendisine) biz küçükken anlattığı masallar geldi aklıma. Şimdi düşünüyorum kesinlikle TRT de masal falan anlatıyordu gizli gizli. Aman tanrım bu nasıl bir kabiliyet, ailenin çocukları etrafına toplanır saatlerce dinlerdik anlattığı masalları çıt çıkarmadan ve büyüsü bozulmasın diye anlamadığımız yerleri sormaya bile korkarak. Öyle kırmızı başlıklı kız, külkedisi masalları da değildi anlattığı. Cinler, periler, arap bacılar, prensler, prensesler, atlar, develer, zümrüdü anka kuşları, cüceler vesaire.... Anlatır anlatır, aralarda da eklemeler yapardı “atlarına bindikleri gibi koyuldular yola, atlarının başına nereye vurursa”. Neyse efendim konu çok dağıldı, neden bahsedecektim ben. Hah, tıp dünyasının üzerinde ciddi araştırma yapması gereken yeni bir hastalık

İDAOİEAYTS = İzin dönüşü adapte olamama, istifa etme arzusuyla yanıp tutuşma sendromu.

Şaka bir yana insan her şeye alıştığı gibi bu sendroma da alışıyor sanırım zamanla. Hatırlıyorum da 2005 yazındaki ilk iznimin dönüşü babamı arayıp “ xxxx böyle işi, ben dönüyorum” dedikten sonra direkten dönmüştü bu ceket alıp çıkma fantezisi. “Hay gayret diyerekten” sıktık dişimizi. Bulunduğum yeri Zile olması da etkiliydi sanırım bu buhranda.

Pazartesi sabahı işe dönmek için yola çıkmak üzere hazırlanırken müzik kanallarından birinde şu klibe denk geldim. Yahu böyle mi güzel gelir bir adama bu video, inanın yarısını denedim o hareketlerin. Hoppidi hoppidi zıpladım evin içinde. Gözlerimi kapayıp kendimi o klipte hayal edince kuş gibi hafif hissettim kendimi. Mutlu oldum neden bilmiyorum. O kadar özgür göründüler ki gözüme.

Sonra bavulumu hazırladım, arabaya yükledim. Takım elbiseler, ıvır zıvır, bilgisayar. Her şey tamam.

Tüh az kalsın unutuyordum bakın: Hayal gücümü de almışım yanıma. Yol yakınken dönüp bıraktım hemen. Hiç iyi gelmez şimdi İDAOİEAYT Sendromuna yakalanmış birine...
*çok sevdim bu filmi, kaç zamandır zorluyorum bir posta ismini vermek için

Wednesday, August 15, 2007

Herkese merhaba

Sonunda aylardır hayalini kurduğum izne çıkabildim. Maalesef cok ani bir sekilde çıkmam gerektiği için haber de veremedim kimseye :) :)

Tatilde internette geçirdiğim zamanı minize etmeye çalışıcam. Malum ekrana bakmadan klavyeye dokunmadan geçirilebilecek koca bir 10 gün duruyor önümde

Umarım bol resim ve bol bol dinlenmiş bir şekilde dönücem.

Tatile çıkamayackların anlayışına sığınıyorum bu tatil ilanı için bu arada :)

Görüşmek üzere
en yakın zamanda.....